Mükemmeliyet | Dennis Bergkamp

Aşağıda Dennis Bergkamp’ın henüz Türkçe’ye çevrilmeyen “Stillness and Speed: My Story” adlı biyografi kitabının bir bölümünün çevirisini okuyacaksınız. İlk kısımda Arsenal’da Bergkamp’la birlikte oynayan Thierry Henry, Patrick Vieira ve Ian Wright ile teknik direktör Arsene Wenger, Bergkamp’ın mükemmeliyet tutkusunu anlatıp anılarını paylaşırken ikinci kısımda kitabın yazarı David Winner, Bergkamp ile mükemmeliyet başlığı altında bir söyleşi gerçekleştiriyor. Keyifli okumalar.

“Diğer oyuncuların hayal bile edemeyeceği şeyler düşünürdü,” diyor Patrick Vieira. “Dennis’in giyim tarzına, futbol stiline bakarsanız şıklığın ve mükemmeliyetin onun için ne kadar önemli olduğunu anlayabilirsiniz. Çok sade ama bir o kadar da şık giyiniyor. Sahadayken her an her şeye hazırlıklı, gerçekten bir nevi ‘iyi çocuk’ gibidir, ama her an tetiktedir. Dennis, izlemek için para vereceğim az sayıda oyuncudan biri… Onun gibi paslar atabilmek için her şeyin nizami ve mükemmel olmasını seviyor olmanız gerekir. Bahse girerim evinde tüm kıyafetleri gayet düzenli bir şekilde ayrı ayrı yerlerinde dizilidir.

Dennis hep ‘Seni var eden benim,’ diye bana sataşırdı, çünkü attığım gollerin yüzde doksan beşinin falan asistini o yapmıştır. Yani o öyle söylüyor! Doğrudur da. Çok fazla gol atmadım, ama attıklarımın çoğu onun paslarından gelmiştir. Bilirsiniz, pası verdikten sonra boşluğu görüp koşmaya başlarsınız, ama bazen kendi kendinize ‘Nasıl olsa bana pas vermeyecek, koşmuyorum o zaman,’ dersiniz. Ama mevzu bahis Dennis’se onun o boşluğu göreceğini, boş yere koşmuş olmayacağımı bilirim. Kaleye doğru koşuya başlarım, çünkü topun oraya geleceğini bilirim; pasın kalitesi ve zamanlamasıyla birlikte golü atacağımı da. Leicester’a attığım gol gibi… Topu alıyorum, kime pas verdiğimi hatırlamıyorum; Thierry miydi ya da Thierry, Dennis’e mi vermişti? Neyse, hatırlamıyorum. Ama o an o topun bana geri geleceğini biliyorum. Topu Dennis’e pas verecek birine veriyorum. Dennis koşumu görüp pası yollayacaktır, çünkü o böyle şeyleri bilir. Sahada her zaman onun beni anlayacağını ve topun bana geleceğini bilirdim. Dennis’in o boşluğu bulacağını ve topu bana yollayacağını. Gelecek. Geleceğini biliyorum.”

Arsene Wenger de gözlemlerini paylaşıyor; “Dennis bir mükemmeliyetçi. Arsenal’deki son antrenmanına kadar hiçbir zaman top kontrolünü savsakladığını veya bir pası öylesine attığını görmedim. Yaptığı şey mükemmel olmazsa mutsuz olurdu. Ama bu elit seviyedeki tüm rekabetçi sporcuların karakteristiğidir; Dennis de mutsuz bir insandı… ya da tatminsiz. Tatminsiz, mutsuz kelimesinden daha doğru olacak sanırım. Çünkü bazen mükemmele yaklaştığın olur, mutlu da olursun ama tatmin olmazsın. O her şeyi mükemmel yapmak istiyordu ve bu tüm elit seviye oyuncularda böyledir. Onların mükemmeliyete ihtiyacı var. Dennis de farklı değildi.”

“Dennis’e dair her şeye bayılıyorum,” diyor Thierry Henry. “Her Şey! Onda en çok sevdiğim şey ne biliyor musun? Antrenman yapma şekli. Onu örnek alırdım. Kontrol etmesi imkansız topları bile kontrol edemezse keyfi kaçardı. Antrenman da olsa her şey mükemmel olmalıydı. Koşu antrenmanında mükemmel olmalıydı, kale önünde şut antrenmanı yaparken her şutun mükemmel olması lazımdı; pas antrenmanı yapardık ve her pas mükemmel olmalıydı. Her zaman! Rüzgarlı havalarda antrenman yaparken görseniz… ‘Tamam, ben şurayı hedeflersem rüzgar topu oraya …’ diye hesaplardı.  Her şey mükemmel olmalıydı! H e r ş e y !!! Topu ondan bir şekilde almayı başardınız diyelim, geri alana kadar peşinizi bırakmaz olmadı faul yapardı. Antrenman da dahil! Böyle bir adam hiç görmedim. Onun için her şey mutlaka tam olmalı.

Dennis aslında çok eğlencelidir, ama çalışırken asla şakaya yer yok. ‘Şu topu doğru düzgün yolla!’ … Top kontrolü mükemmel olmalı. Her şey mükemmel olmalı. ‘Hadi biraz da eğlenelim,’ gibi bir şey yok. Söz konusu bile değil. Delilik bu. Bazen ona bakıp ‘Sanırım o bu yüzden Dennis Bergkamp.’ diye düşünürdüm. Her şey ama her şey; konu ne olursa olsun Dennis iş başındadır. ‘Bu top çok yumuşak, değiştirin bunu…’ Birlikte oynadığımız süreçte Dennis beni de değiştirdi. Futbola yaklaşımımı, antrenman yapma şeklimi değiştirdi. Tabii ki yaş aldıkça Dennis daha az oynamaya başladı ama nasıl antrenman yaptığını bir görseydiniz! Kenardan bize bakıp ‘Ben Dennis Bergkamp’ım. Otuz beşime geldim. Artık antrenmanda kendimi niye zorlayayım? Bu hafta oynamayacağım bile,’ diyebilirdi. Ama öyle yapmadı. Dennis antrenmanlarda her zaman çok sıkı çalışırdı.”

Ian Wright, 1996-97 sezonunda Highbury’de Dennis’in Spurs’e attığı golü hatırlatıyor. Wright sağ kanatta kıvrak bir hareketle adamını çalımlayıp geçmiş ve sonra da arka direğe gelişine yüksek bir top göndermişti. Dennis o topu yarım voleyle tek dokunuşta kontrol edip içeri çekmiş ve hem beki hem de kaleciyi daha topu net bir gol vuruşuyla ağlara göndermeden önce topu içeri çekerkenki o hareketiyle mağlup etmişti. Üstünden on beş yılı aşkın bir süre geçmiş olmasına karşın o golün Wright’ta bıraktığı etki halen geçmemiş;

Tek dokonuş! Tek dokunuşta! Kırk metre uzaktan gelişigüzel gelen bir toptan bahsediyoruz ve adam orada o topun canını aldı resmen. Bununla da kalmadı, topu terse çekip hem savunmacıyı hem kaleciyi bir dokunuşla alt etti… Onun o kontrolü, yaptığım ortayı iyi gösterdi ama dürüst olayım tek yaptığım topu arka direğe yollamaktı. ‘Topu onun olduğu yere gönderiyim de…’ diye düşünmüştüm. Dennis’in o topa kafa vuramayacağını biliyordum ama topu ona atarsam benim aklımın ucundan bile geçmeyecek bir şeyler yapabileceğini de biliyordum. Pozisyonu tekrar izlediğinizde o ilk dokunuşun ne kadar muazzam olduğunu fark ediyorsunuz. Aslında Dennis orada kapana kısılmıştı ama yarım voleyle tam da olması gerektiği süratte topu çekti ve sonra tek yapması gereken topu kaleye göndermekti… Sonra gol sevincine bakın. Dizlerinin üzerinde, yumrukları havada. Aslında o halinin heykelini yapmaları gerekirdi. Orada onun ‘Buz Adam’ olmadığını, ne kadar derinlikli ve güçlü olduğunu, tutkusunun nereden geldiğini görüyordunuz. Bu çok güzel bir şey. Şunu her zaman söylemişimdir, Thierry de dahil olmak üzere Arsenal’e gelmiş ve hatta bundan sonra gelecek tüm oyuncular içerisinde Dennis Bergkamp, Arsenal’in en iyi transferidir. Bu kulüp için yaptıklarını düşününce …

Topu bana yolladığında, aman Tanrım! Top her seferinde tam koşu yolumda olurdu. Benim için tam olması gerektiği gibi ama savunma için çok ters bir yerde. Hatta bazen savunmacı bile kalmazdı ortalıkta… Yani top ona gelirdi ve tek topta, sadece tek bir dokunuşla topu önüme sererdi. Dennis bana pası yolladıktan sonra artık benim topu tekrar düzeltmeme gerek kalmazdı. Bu sadece en iyilerin yapabileceği bir şey, çünkü onlar bunu düşünmeden yapıyorlar. Zidane gibi. Gazza’yı da ekleyelim ve hatta Paul Scholes’u. Pasları o kadar temiz, o kadar kusursuzdu ki! Dennis’le olan tüm o zamanları hatırlıyorum. Topu bana yolladığında rakip savunmacılar hiçbir şey yapamazdı, orta sahaları hiçbir şey yapamazdı… Bana bir şeyler yapmak için zaman kalırdı ve bu bir lütuftu. Ben de pozisyonu tak diye bitirirdim.

Antrenmanlarda yeteneklerini daha da geliştirdi, ama tüm açıları hesapladığından bu kadar emin olacak şekilde becerilerini nasıl bu kadar keskinleştirebilir insan? Savunmacının, orta sahanın nerede olduğunu nasıl bilebilir böyle? Bu noktaya nasıl gelebilirsiniz ki? Dennis benim birçok golümün hazırlayıcısıdır. İlk maçlarından birinde Everton karşısındaki bir golü hatırlıyorum. Topu alıyor, ben koşumu yapıyorum, topu boşluğa kesiyor ve tek dokunuşla savunmacıyı geçip bir sonraki anda golü atmış oluyorum. Tek yaptığım oraya koşmaktı. Topu tam olarak koşu yoluma attı. Cliff Bastin’in gol rekorunu kırmadan önce Aston Villa’ya attığım golde de aynısı oldu. Dokunmana gerek bile kalmıyor. Top zaten kaleye gitmeye hazır… Diğer oyuncularla oynarken önce topu bir kontrol etmeniz gerekir. Ama Dennis’le oynarken endişe etmeme gerek yok. Aynı şekilde arkamda bir savunmacı var mı ya da mücadele edip geçmem gereken bir savunmacı mı olacak diye düşünmek zorunda da kalmıyordum. Pası benim için tam olarak doğru zamanda çıkarıyordu, kendisi için demiyorum… Geriye yapılacak çok da bir şey kalmıyordu. Dennis benim topu kontrol etmekle ve benzeri şeylerle uğraşmakla çok hoşlanmadığımı biliyordu. Benim asıl meziyetim bu değildi. O yüzden o da topu süratle boşluğa gönderiyordu ve ben de orada bitiyordum. Oyunum üzerine çok çalıştım ve Dennis Bergkamp’la oynamak, bana potansiyelimin zirvesine ulaşabileceğimi kanıtladı. Dennis benim performansımı yüzde otuz hatta yüzde kırk yukarıya taşımıştır.”

Thierry Henry de Dennis’in mükemmel paslarının adreslerinden biriydi. “Dennis bu oyuna saygı duyuyor ve oyun ondan ne talep ediyorsa yapmaya hazır. Eğer pasın mükemmel bir pas olması için topu bana göndermeden önce bir saniye daha beklemesi gerekiyorsa Dennis o bir saniyeyi bekler. Topu kaybetmemem için tek çare onu soluma göndermekse Dennis topu oraya gönderir. Topu ayağına değil de havadan yollaması gerekiyorsa o da kafana gönderirdi. Eğer hemen tek topta oynanması gerekiyorsa o da öyle yapardı. Yaptığı her şey muazzamdı.”

Bazı asistleri muhteşemdi. Mesela 2004’te Celta Vigo maçında yaptığı. Etrafı savunmacılarla sarılıydı, Dennis sağ ayağının dışıyla nefis bir şekilde topu terse bırakıp golü hazırlamadan önce kendi etrafında tam 360 derece dönmüştü. Thierry’nin favorisi bu mudur?

“Hayır, o değil. Benim favorim açık ara Freddie Ljungberg’in Juventus’a attığı goldeki asisti. Celta Vigo’da olan harikaydı ama Dennis’in vücut dilinden hareketi görebiliyordunuz. Juve maçındakiyse, yani Dennis her tarafa dönüyordu. Her tarafa! Ama bu sırada hala Freddie’yi görüyordu. Freddie’nin hareketlenmesi için bekliyordu ve o sırada defansla oyun oynuyordu, ama Freddie’nin nerede olduğunu hep biliyordu. Tabii nasıl bir pas vermesi gerektiğini de. Topu yerden oynasa defanstan biri kesebilirdi; o da topu bel hizasında kaldırdı. Bir savunmacı için olabilecek en kötüsü. Bacağını o topa uzanmak için kaldıramazsın, kafanı uzatayım desen eğilemezsin… Mükemmel. Benim için en iyi asisti o.”

Freddie pozisyonu algılamakta biraz ağır kalmış gibi görünüyor. Freddie’nin koşusunu yapması için Dennis üç saniye falan beklemesi gerekti.

“İşte demek istediğim de bu. Dennis bekler. O Dennis Bergkamp. Başka herhangi bir oyuncu tek topta oraya oynamış olurdu ve sonra da ‘Hey, oraya koşmadın!’ diye ona kızardı. Ama Dennis arkadaşının hareketlenmediğini görüyor ve bekliyor. Etrafını saran defansla oynuyor ve bu sırada ‘Hadi Freddie, hadi…’ der gibi onu bekliyor. Ah, çok güzel…!”

Ki Juventus savunmasından bahsediyoruz…

“İnsanların bunu böyle görmesi komik, ama benim için karşısında Yeovil de olsa yine bunun Dennis’in en iyi asisti olduğunu söylerdim. Juve’ye karşı olduğu için değil; Freddie’ye kusursuz pası atabilmek için gösterdiği sabır için. Yetenek yetenektir. Orada beni etkileyen şey Dennis’in defansla oynaması değil. Üç saniye beklemesi mi gerekiyor; o üç saniyeyi bekleyebilmiş olması. Bir dakika beklemesi gerekse bir dakika da beklerdi. O pası güzel yapan da bu.”

Bergkamp da takım arkadaşlarını övme konusunda onlardan aşağı kalmıyor. Zira oyun zekaları, doğru koşuları ve meziyetleri ile pozisyonları golle sonuçlandırıp Dennis’in paslarını asiste dönüştüren onlardı.

Freddie Ljungberg’in Juventus’a attığı goldeki asistiniz için ne dersiniz? En iyisi o mu?

Dennis Bergkamp : “Evet, benim favorim o. Oyuncularla aranızda belirli bir ilişki kuruyorsunuz. Takım arkadaşlarım sahada topla ne yapmak istediğimi biliyorlar ve ben de onların tam olarak ne yapacağını biliyorum. Bana göre oyunun güzelliği burada saklı; iki oyuncu arasında anlık bir bakış, kurulan bağ ya da mesela orada topu kontrol ettikten sonra vücut dilimle ona ‘Hadi Freddie, git. GİT!’ diyorum. O da gidiyor, çünkü anlıyor. Bağırmama gerek yok, vücut dilim yetiyor. Topu ayağımda tutuyorsam ‘Hadi! Ne yapıyorsun hala orada,’ demektir bu. Sonra o koşusuna başlar ve ben de topu onun koşu yoluna yuvarlarım. Freddie ile böyle birçok ânımız var. Marc Overmars’la da. Birbirinizi tanıyorsunuz işte. Onlar da ‘Tamam, Dennis yine pas için boşluk arıyordur, benim şuraya gitmem lazım,’ diye düşünüyorlar. Ve sonunda planımız işlediğinde rakip savunmacılar gülünç duruma düşmüş oluyor.”

Savunamadıkları için mi?

“Savunamazlar çünkü koşuya başlayan oyuncu yüksek bir süratle geliyor ama savunmacılar o sırada pozisyonlarını almış halen duruyor oluyor. Hepsi önlerine, tuttukları adamlara bakıyor oluyor ve ben pası verdiğimde pozisyonun ofsaytla uzaktan yakından alakası yokken takım arkadaşım savunmacıların dört beş metre arkasında topu kontrol etmiş oluyor. Böyle olunca da bir şeyler yaratmak için oldukça zaman kalıyor… Ki o golde Freddie’nin bitirişi de güzeldi. Yani, Freddie! Müthiş bir oyuncu! Çok güçlü. Çok süratli. Yaptıkları inanılmaz. Her oyuncunun belirli bir stili vardır, bazı oyuncuların kendine has, onlarla özdeşleşmiş bir tarzları, belli başlı hareketleri olur. Freddie biraz dağınık görünürdü, ama bunu kötü manada söylemiyorum, bunu bilinçli yapardı. Ne yaptığını o kadar iyi biliyordu ki! O şekilde bir sürü gol attı. İnsanlar onu hafife alırdı ama o hiçbir zaman kendini küçümsemedi.

Forvetin topu kontrol ederken işini kolaylaştırmak için kendimi ona en iyi pası çıkarmaya zorladığımı kabul ediyorum. Neden? Kendim için. Çünkü en iyiyi ortaya koymak istiyordum. Her seferinde olabilecek en iyi pası vermek zorunda hissediyordum. Tabii bazen işlerin hatırlamak istemeyeceğim ölçüde kötü gittiği de oldu, ama bunlardan da ders çıkardım. Bunları yapa yapa öğrendim ve yine devam ettim. Nihayetinde en iyisi için uğraşmak benim normalim; benim için bir ezber haline geldi. Belki her oyuncu yapıyordur bunu, emin değilim.

Hollanda’da ‘ya hep ya hiç’ oyuncusu olmakla suçlanırdım. İnsanlar ‘Bergkamp sadece güzel görünen şeyleri yapmak istiyor,’ derdi. Özellikle ilk gençlik yıllarımda o ‘ya hep ya hiç’ denemelerim ters gitti. Ama sahada risk almanız, oyununuza biraz risk katmanız gerekiyor. Benim zihnimdeki ideal; ‘Fantastik bir pas olsun’ düşüncesiydi. Ama en iyi pas nedir? Bazı insanlar, savunmayı aşıp forvete ulaşan pası en iyi sayar. Bana bu yetmez. Hayır, o pasla savunmacıyı ekarte etmeliyim ve aynı zamanda kaleciyi topa yetişebileceğine inandırıp ona kalesini terk ettirmeliyim. Ayrıca topu forvetimin önüne ya da tam kafasına göndermeliyim ki köşeye bırakabilsin… Bu farklı bir düşünme biçimi. Oyuncular arasında iyi bir iletişim olması ve birbirini tanımalarını gerektiriyor. Arsenal’a ilk geldiğimde diğer oyuncular beni tanımıyordu. Onlara biraz daha fazla risk almalarını gerektirecek paslar vereceğimi öğrenmeleri gerekti. ‘Dennis topu kesin şuraya gönderir,’ diye düşünmeleri gerekiyordu ki rakip savunmadan bir adım önde olabilsinler…”

Bir keresinde sizin Azınlık Raporu filmindeki kahin kız gibi geleceği nasıl gördüğünüzü konuşmuştuk. Tom Cruise ve Smaantha Morton alışveriş merkezinden kaçmaya çalışıyordu, saklanacak bir yer yoktu ve polisler etrafı kuşatmıştı. Ama kız balonları olan yaşlı bir adam görmüş ve Tom Cruise’a ‘Bekle!’ demişti, ama Tom apaçık ortalıkta olmalarına rağmen kızın neden böyle dediğini anlamamıştı. Sonra polisler geldiğinde balonlar hareketlendi ve görünmelerini engelledi. Tom ve Samantha kaçtılar. Sizin yaptığınız da bunun gibi bir şey. Hiç kimsenin göremeyeceği pasları görüp topu aslında var olmayan boşluklara gönderiyorsunuz. Bunu nasıl yapıyorsunuz?

“Kafamda her zaman iki-üç saniye sonra sahanın nasıl olacağına dair bir resim var. Hesaplayabiliyorum ya da hissedebiliyorum diyelim. ‘Bu adam şu tarafa gidiyor ve diğeri de öbür tarafa yönelmiş; o zaman topu şu süratte gönderirsem’ ikisi de müdahale edemez çünkü aklımdaki pasın doğrultusundan uzaklaşıyorlar. Topu olması gerektiği süratte gönderirsem ve doğru oyuncu hareketlendiyse… İşte bu! Highbury’de oynadığımız Leicester maçında Patrick’e verdiğim pas gibi mesela. Sanırım o yenilmezlik serimizin son maçıydı. Maçı 1-1 ya da 2-1 yapan goldü galiba, tam hatırlamıyorum. [Vieira’nın golü skoru 2-1 yapmıştı.] Ceza sahası çok kalabalıktı ve Vieira koşusuna başlamıştı ve topu tam stoperlerin arasından geçirmiştim… Çok gurur duymuştum! Gerçekten büyük keyif almıştım! O pastan aldığım haz, daha da fazlaydı çünkü o golün ayrıca bir anlamı da vardı.”

Yine de çoğu insanın gördüğünün ötesinde iki üç adım sonrasını nasıl görebiliyorsunuz?

“Çoğunlukla sahayı ölçmek ve alanları hesaplamakla alakalı. Cruyff şimdilerde Ajax gençlik akademesinde bu konu üzerinde duruyor. Hücumda alanları hesaplamak ve tabii savunmada da. Tamamen mesafelerle alakalı. Boşluğun nerede olduğunu biliyorum, Patrick’in hızını da. Böyle olunca iki üç saniye sonra nerede boşluk oluşacağını da biliyorum. Ama Patrick’in de koşusunu devam ettirmesi gerekiyor, yoksa verdiğim pas kel alaka gözükür.

Tabii diğer önemli bir mesele de asistten önceki pas. Buna bir ad verildi mi bilmiyorum ama bence verilmeli. Ara sıra Günün Maçı’nda bunlardan bir tane gösterilirdi. ‘Gole bakın ve asiste bakın, ama bir de hücumun nereden başladığına bakın.’ İlginç. Bir hücum nerede başlar? En sonunda farkı yaratan nedir?”

Arsenal’ın eski oyuncularından bazıları sizin emeğinizin çoğunun gözden kaçtığını veya stattaki seyirciler ve televizyon kameraları tarafından ıskalandığını söylüyor. Küçücük dokunuşlar, topa verdiğiniz o falso…

“Belki de. Ama maçı seyrederken zihninizde bağımsız olmanız gerekir. Ben gol atmanın ve hatta asist yapmanın peşinde değilim. Ama rakibi hazırlıksız yakalayacak erken paslarla sahada bir farklılık yaratmak istiyorum. Gerçek futbolseverler bunu görür. Tabii buradan onlar için oynadığım gibi bir anlam çıkmasın ama, o hareketlerimin hakkı da veriliyor. En önemlisi ben bunları yaptıktan sonra kendimi takdir ederim. İçimden ‘Evet! Bu iyi bir pastı. Kimse görmese bile sahadaki farklılığı o yarattı,’ derim kendime.”

Zidane, 2006 Dünya Kupası çeyrek finalinde Brezilyalıları oldukça farklı bir yöntemle yıktı. O maç Zidane’ı tanımlayan maçlardan biriydi. Şöyle geriye dönüp bir bakınca farkettim ki topu sektirdikten ya da Brezilyalı bir oyuncunun kafasının üstünden aşırdıktan sonra hemen yanındaki adama pas veriyordu. Sizin bahsettiğiniz biçimde oyuna bir katkısı yoktu bu hareketlerin, ama yine de Brezilya’yı yıkıyordu. ‘Sizin olayınız bu, ama onu bile sizden iyi yapıyorum,’ diyordu sanki ve onları psikolojik olarak çökertiyordu. Siz asla böyle bir şey yapmadınız.

“Haklısınız, bu benim bir takım oyuncu olmamdan kaynaklanıyor. Bireysel yeteneklerim var ama bu yetenekler, neticesinde nihai bir ürün yaratılması fikri üzerine temelleniyor. Verdiğim pasın birine ulaşması, yaptığım hareketin, verkacın bir amacı olması lazım. Her ne yapıyorsam bu birilerine yönelmiş olmalı. Benim zihnim bu böyle işliyor. Hiçbir zaman bire birde adam geçen, tek başına şov yapan bir adam olmadım. Asla.”

Maradona gibi kendi yarı sahanızı adam çalımlayarak geçen bir oyuncu da değildiniz?

“Ben buna inanmıyorum. Benim zihnimde iyi oyuncu, takıma ayrıca bir katkısı olan oyuncudur. Savunmacı olabilir, orta saha olabilir ya da benim pozisyonumda oynuyor olabilir. Ben takımıma asistlerimle ya da diğer oyunculara boş alan yaratacak aksiyonlarımla ekstra bir şeyler katan bir oyuncuydum. Birçok gol attım ama tüm kariyerime baktığımızda golden çok asistim var. Herhangi asistler de değil bunlar, müthiş asistler.”

Thierry, golü kendisi atabilecekken takım arkadaşına asist yapmayı sevdiğini, takım arkadaşı gol attığında onun yüzündeki o neşeyi gördüğünü ve böylece birini mutlu ettiğini bildiğini söylemişti. ‘Benim için gol atmak inanılmaz, ama birini mutlu etmenin yerini hiçbir şey alamaz,’ demişti. Sanırım siz de böyle hissediyorsunuz.

“Bundan çok büyük bir haz alıyorum. Ne çok şeyin biraraya gelmesi gerektiğine inanamazsın. Her şeyden önce tabii ki senin meziyetin geliyor. Ama aynı zamanda diğer oyuncuların da seni anlıyor olması lazım. Ne yapmaya çalıştığımı anlıyorlar mı? Arsenal’a geldiğim ilk sezon bunu oluşturamamıştık ama zamanla beni anlamaya başladılar. Böylece kendi oyunlarını da yukarı çekebileceklerdi. ‘Bir dakika, bunun oyuna bir getirisi var. Bu adam bir şeyler yapabilir,’ diye düşündüler. Tabii benim de buraya uyum sağlamam gerekti, ki harika bir süreçti.

İhtiyacınız olan bir başka şey de hayal gücü. Çok önemli. Sadece kendi hayal gücümden bahsetmiyorum, çevremdeki oyuncuların hayalgücü de çok önemli. Bunu Amerikan futbolundaki receiver (top tutucu) ve oyun kurucu ile kıyaslayabilrsiniz. Bazen kamera arkadan çekerken orada hiçbir şey yokmuş gibi görünür. Sonra oyun kurucu topu atar ve yavaş yavaş resmin genişlediğini görürsünüz. Bulmaca gibi. Nihayetinde topun atıldığı yerde top yakalayıcıyı (catcher) topu yakalamak için hareketlenirken görürsünüz. Bu bir yerde benim yaptığım şeye benziyor. Topun bir sürate ihtiyacı var ve iki oyuncunun da o vizyona sahip olması şart. Tabii Amerikan futbolunda her şey setler üzerinden dönüyor ve her gün antrenman yapıyorlar. Ama futbolda bunu provasını yapamazsınız. Antrenörün mola alıp da ‘Tamam Dennis şimdi bu seti oynayacağız; Patrick buradan geliyor…’ deme gibi bir şansı yok. Maç esnasında çözüm bulmanız gerekiyor. Aynı şekilde rakibin nasıl savunma yapacağını da bilmiyorsunuz. Tabii yine de savunmacıları görüyorsunuz ve iki üç saniye sonra ne yapacaklarını biliyorsunuz. Patrick’in hareketlendiğinin farkında olman lazım; pasın şiddetini, topun süratini iyi ayarladığından ve onu ofsayta düşürmeyeceğinden emin olmalısın.Tabii ki zamanlamanın doğru olması ve tüm açıların idrakinde olup doğru matematiği yapmış olman lazım… Ben her zaman bu tarz kesinliği sevmişimdir. Bulmacayı çözmek gibi.”

Küçükken geometriye hayranmışsınız. Anneniz bize açıları ve uzunlukları ölçüp ölçülerine uygun küçük üçgenler, yarı çemberler, paralelkenarlar çizmekten çok hoşlandığınızı söylemişti. Eski okul kitaplarınız duruyor mudur?

“Sanmıyorum. Neden sordunuz?”

Belki futbol sahasını kavrayışınızın ilk izlerini görebilirdik?

“Sanmıyorum çünkü her halükarda bu sadece işin ufak bir kısmı. Geometriyi seviyorum tabii; geometri benim için bir tutku, şüphesiz. Hatta belki de en büyük tutkum. Ama bununla birlikte daha pek çok değişken var: topun sürati, dokunuşun niteliği. Sadece matematiğe indirgeyemeyiz. Futbolda benim için işlerin çok iyi gittiği ortada ama bu geometri midir? Orada diğer insanların ne yapacaklarını ve ne yapabileceklerini bilmenin hazzı da var.”

Öyleyse geometriden ziyade telepati mi demeliyiz?

“Aklımı okudun.”

 

Bu yazı, Dennis Bergkamp’ın David Winner ile yazdığı “Stillness and Speed: My Story” adlı  otobiyografi kitabının “It Has To Be Perfect” başlıklı 12. bölümünün çeviri metnidir. Okuduğunuz için teşekkür ederim.

zvr
Yazı hakkındakİ düşüncenİz nedİR?

adet yorum. Siz de yorumunuzu aşağı yazabilirsiniz.