Hayatımda Aldığım En İyi Karar

Yaşadığın zor tecrübelere karşı, seçebileceğin iki yol vardır hayatta: seni aşağı çekmesine izin verirsin ya da onu lehine çevirirsin.

Tam da kariyerimin başında Universidad de Chile’nin antrenörüyken öğrendiğim buydu. 14 yılımı o kulüp için oynayarak geçirmiş, neredeyse 500 maç o forma için mücadele etmiştim. Bu yüzden antrenör olarak oradaki başlangıcım çok özel bir andı benim için.

Fakat bir yandan riskliydi de. Kulüp ekonomik olarak oldukça kötü durumdaydı ve birçok problemi vardı.

O sezonun ortasında, bir hata yaptım. Antrenörlük kursu için bir aylığına İngiltere’ye gittim. Takımı yardımcı antrenörüme emanet ederek.

Sezon sonunda, düştük. Bir puanla bile değil, bir golle küme düştük. Seni aşağı çekmesine izin verirsin ya da onu lehine çevirirsin derken bahsettiğim, böyle bir tecrübe işte. Seni batırmasına izin verirsin ya da onu yeni bir fırsat için lehine çevirirsin. Kendini geliştirmek için.

Sorumluluklarınla yüzleştiğin ve o hatadan ilerisi için bir ders çıkarabileceğine inandığın sürece, bir birey olarak olgunlaşırsın bence.

Ama kolaydı demiyorum.

Kariyerime ağır bir yükle başlıyordum. Hâlâ büyük ve uluslararası bir kariyer inşa edebileceğimi göstermek, o zaman için epey büyük bir meydan okumaydı.

Antrenörlük hep aklımdaki hedef değildi aslına bakarsan. Doğruyu söylemek gerekirse oynadığım günlerin çoğunda futbolcu olarak işim bittiğinde, hayatımın istisnasız tamamını, inşaat işine adayacağımı düşünürdüm.

Futbol oynarken de mühendistim zaten ve kendi inşaat şirketimi kurmuştum. Benim yolum böyle çizilmiş gibiydi.

Ne değişti?

Fernando Riera’yla tanıştım. Universidad de Chile’de antrenörümdü ve uluslararası alanda oldukça tanınmış biriydi. 1962 Dünya Kupası’nda Şili’yi dünya üçüncüsü yapan adamdan bahsediyorum.

Antrenörlüğümü yaptığı beş seneden uzun süre içerisinde yavaş yavaş içimdeki o kabiliyeti öyle bir uyandırdı ki nihayetinde antrenörlük kurslarına gitmeye karar verdim.

Ailem bundan o kadar memnun olmadı. Bunun mühendislik gibi mühim bir kariyerden çalınıp futbola ayrılmış bir vakit kaybı olduğunu düşündüler. Ama ne zaman sorsalar yine aynı cevabı, yine aynı kararı veririm.

Hayatımda aldığım en iyi karar sevdiğim işi yaparak çalışmaktı.

Futbolu mühendislikten daha çok sevdim. Çok riskli bir karardı, ona şüphe yok. Ama bu kararı almaktan korkmadım.

Bir süre ikisini de yaptım. Antrenörlük yaparken bir yandan mühendislik kariyerimi de sürdürüyordum. Ama 1994’te kendimi sadece futbola adamam gerektiğini idrak ettim. Eğer sadece antrenörlük yapmazsam başarılı olmam imkansızdı.

1989 yılında ilk işimden ayrıldıktan sonra, Ekvator’da çalışmak için Şili’yi bırakıp gitmem bir 10 sene daha aldı.

Uluslararası çalışmak istiyorsam bunun gerçekten yararlı bir deneyim olacağını hissetmiştim. Ama Şili’den ayrılmak, alması kolay bir karar değildi.

Eşimin orada çok iyi bir işi vardı- yönetici pozisyonunda bir mühendisti – ve üç çocuğumun eğitimi halen devam ediyordu, en büyükleri tıp fakültesine gidiyordu. Tüm bunları, belki de tutmayacak bir iş için, riske atamazdım.

Ve Ekvator’a yalnız gittim. Bir yandan bu sayede futbola geniş bir zaman ayırmış oldum. Fakat diğer taraftan ailemiz için bu büyük bir fedakarlıktı.

Yalnız yaşamak, eğer başka başka ülkelerde çalışmak istiyorsan, mutlaka geçmen gereken bir sınav.

Hiç kimseyi tanımadığın yerlerde bir başınasın. Bir yenilgiden sonra ev diye boş bir apartman dairesine geliyorsun. Karanlığa.

Sırf ertesi gün tüm bunları tekrar yapmak için.

Oraya gittiğimde uluslararası anlamda tanınırlığım yoktu. Şili’de yapmış olduğum iş bile sadece vasat olarak değerlendirebileceğim bir şeydi.

Ama Ekvator’daki bu meydan okuma, Quito’dan o takımla ligi kazanabilmiş olmamız, kariyerimi gerçekten başlatan şey oldu. Buna inanıyorum.

Ekvator’dan Şili’ye bir geri dönüş yolculuğunda bir Buenos Aires kulübü olan San Lorenzo’nun başkanıyla tanıştım. Bana Ekvator’la olan sözleşmemin ne zaman biteceğini sordu ve San Lorenzo’da işlerin başına geçme seçeneğini sundu.

Onlar için epey zor zamanlardı. San Lorenzo’nun iyi oyuncuları vardı ama iki yıldır maaşlarını alamamışlardı. Ben oraya gittiğimde kulüpteki ortam gerçekten sıkıntılıydı.

Burada Rubén ile tanıştım (Rubén Cousillas, Pellegrini’nin uzun süredir asistanlığını yapıyor) bende çok önemli bir yeri vardır. San Lorenzo’da uzun süredir oynuyordu ve Arjantin’deki tüm bu çevreye girmeme yardımı dokunabilirdi. Oyuncuları ve buradaki yapıyı anlamama da.

Takıma şu düşünceyi aşılayarak başladım: “Madem bu şekilde paralarınızı almayı başaramadınız bir de sportif başarıyla kulüp dinamiklerini değiştirip değiştiremeyeceğimizi görelim.”

O sezon üst üste 11 maçlık bir yenilmezlik serisi yakaladık, galibiyet ve puan rekoru kırarak ligi kazandık. Ve bunu beni tanımayan bir oyuncu grubuyla yaptık. Bana antrenörleri olarak hep destek verdiler.

Aklımdaki futbol idealine inandığımı gördüler.
Arjantin’de alışmış oldukları mentalite oldukça farklıydı. Onlara dar alanlarlarda sadece topla çalışılan tamamiyle Avrupai bir metod getirdim. Peyderpey metodu tanıttım ve yavaş yavaş sevmeye başladılar.

Kulüp tarihindeki ilk uluslararası kupayı kazandık, takım fantastik bir seviyeye çıkmıştı. Ama kendi ismimin uluslararası arenada büyüdüğünü hiseetttiğim yer, River Plate’di. Ligi kazandığımız ve Copa Sudamerican finaline çıktığımız River Plate.

Oradaki görevimi tamamladığımda ekonomik açıdan bakıldığında müthiş bir teklif aldım. Meksika’dan.

Ama teklifi iyice gözden geçirdikten sonra hayır dedim. Antrenör olarak Meksika’dan Avrupa’ya gitmenin epeyce zor olacağını biliyordum. O yüzden ekonomik açıdan çok daha düşük bir teklife, Meksika’da teklif edilenin yarısından bile daha az bir paraya, kararımı verdim.

Villareal’e geldim. Ve, evet, bence gerçekten iyi bir karardı çünkü olağanüstü bir takıma gelmiştim.

Gördüklerim içinde organizasyon açısından en iyi kulüplerden biri: Vizyonu berrak bir şekilde kavrayan ve kulübü büyütmek için gerekli sermayeye sahip bir başkan ve birkaç istisnayı bir kenara koyarsak, kulübe gelen oyuncularla müthiş bir diyaloğu olan bir futbol direktörü.

Eğer kulüptekilere önümüzdeki beş sene içerisinde İspanya Ligi’ni şampiyonluk mücadelesi vererek ikinci bitireceğimizi, her sene Avrupa’da oynayacağımızı ve Şampiyonlar Ligi yarı finaline kadar çıkacağımızı söylesem beni tımarhaneye kapatırdılar.

Ama oyunculardan ilerlemelerini, kendilerini geliştirmelerini istedim ve gitgide beni anladılar.

Kişisel olarak o beş yıl Avrupa futbolunu oldukça iyi anlamamı sağladı. Zaman zaman can yakarak, evet.

2006’da Şampiyonlar Ligi yarı finalinde Arsenal’a kaybetmek canımı çok yaktı.

Inter Milan’ı elemiştik. Grubumuzu lider bitirmiştik. Takımın kendine güveni çok yüksekti. Futbol ve psikoloji seviyemiz açısından bakıldığında final oynamaya hazırdık. Hele Barcelona’ya karşı oynanacak bir finale, altı hafta önce 3-1 yendiğimiz Barcelona’ya karşı bir finale tamamiyle hazırdık.

O eşleşmede Arsenal’dan daha iyiydik. Evimizde olduğu gibi Londra’da da üstün olmalıydık. Ama rövanşta son dakikada bir penaltı kaçırdık ve bitti. Hepsi bu kadardı. Dediğim gibi canımı çok yaktı.

Ama futbolda böyle şeyler olur. Kariyerimi başlatan küme düşmemizle ilgili söylediğim gibi bunlar ders çıkarman gereken tecrübeler; ders çıkarman ve üzerine bir şeyler inşa etmen.

Tüm bu yıllar boyunca aklımın bir köşesinde bir fikir vardı. İşim, adanmışlığım ve anlayışımdan yola çıkarak dünya futbolunda zirvede bir antrenör olmak istiyordum.

Bu yüzden Real Madrid beni istediğinde inanılmaz bir tatmin yaşadım. Bu kadar çok fedakarlıktan sonra, dünyanın en büyük kulüplerinden birinde çalışma şansım vardı.

Şili’li bir antrenörün Real Madrid menajeri olması 100.000’de bir ihtimal bile değildir.

Orada daha uzun süre kalmayı çok isterdim.

Ama bunun için başkanla daha iyi bir ilişkim olması gerekiyordu. Bazı teknik ve idari konular açısından başkanla aramızda önemli farklılıklar vardı. Ve mantık gereği, kulüpte yönetici taraf her zaman kazanacaktır.

Ama sahada müthiş bir iş çıkardık. Madrid’in daha önce hiç görmediği kadar puan topladık ve 102 gol attık. Cristiano Ronaldo’nun üç aydan daha uzun bir süre sakatlığı nedeniyle kadro dışı olmasına rağmen bunu başardık.

İnsanlar sürekli Cristiano ve Raul gibi büyük isimlerle çalışmanın nasıl olduğunu soruyor. Hiçbiriyle hiçbir problem yaşamadım. Antrenmana ilk gelen ve antrenmandan en son çıkan hep onlardı.

O oyuncu grubunu her grubun yönetiminde olması gerektiğini hissettiğim şekilde yönettim : büyük isimlere saygı duyarak ama herbirinden başarabileceklerini bildiğim düzeyde talepte bulunarak.

Başkan benimle devam etmemeye karar verdiğinde Real Madrid taraftarının %70’I kalmam için beni destekkedi. Bu benim için müthiş bir gurur kaynağıydı.

Zorlu şartlar altında çetin bir işti; ama oyunculara, kulübe, perde arkasındaki insanlara dair çok güzel anılarla ayrıldım oradan. Ve kimseye dargınlığım yok.

İnsanlarla aramızda farklılıklar olabilir ama bu düşman olduğumuz anlamına gelmiyor.

Bu aralar bir takımın başına geçmek için teklif aldığımda ilk önceliğim kulübün başındaki insanları tanımak.

Futbol hakkında ne gibi düşünceleri olduğunu bilmek. Takımı nereye götürmek istiyorlar? Neden benimle anlaşmak istiyorlar?

Projeyi ilerletmek adına aynı noktadaysak menajer olarak sahip olacağın yetkiyi anlamak da çok önemli.

O zaman gelişim için potansiyel var demektir. Bu sadece teknik işler hakkında değil. Bana kalırsa, muhtemelen çoğu zaman, biz menajerlerin kafası karışıyor. Belirgin bir taktik değişiklik yaptığımızı ve bu sayede takımın kazandığını düşünüyoruz.

Takım kazanıyor çünkü iyi oyuncular var ve onlardan alabileceğiniz en iyi performansı alıyorsunuz. Villareal’i ele alalım mesela: belki de başka kimse bu takımın zirve için yarışabileceğini düşünmüyordu ama ben başkanla konuştuktan sonra zirvede yarışabilecek bir takım olacağımıza ikna olmuştum. Keza Málaga’da da.

Mesele, ekonomik açıdan, büyük takımlarla rekabet edebilecek oyuncu transfer etme kabiliyetine sahip olmak.

Bugüne kadarki kariyerime dönüp baktığımda tüm bu kulüplerde bulunmuş olmak ve bu takımlara bir oyun tarzı katarak ayrılmış olmam benim için büyük bir gurur kaynağı. Taraftarlarca saygıyla karşılanmış olmak ve sadece saha içinde değil saha dışında da o imaja sahip olmak da.

Ve tabii ki o kulüplerin de her biri bende iz bıraktı.

Her biri, farklı farklı sebeplerle, bu hayatı seçmekte haklı olduğumu kanıtlıyor. Universidad de Chile’de aldığım o ilk riskin üzerinden 30 yıl geçtikten sonra, hala sevdiğim şeyi yapıyorum.

Bu hayatımda aldığım en iyi karardı.

Manuel Pellegrini
West Ham, 2018

Bu yazı Manuel Pellegrini tarafından Coaches’ Voice için kaleme alınmıştır. Orijinalini buradan okuyabilirsiniz.

adet yorum. Siz de yorumunuzu aşağı yazabilirsiniz.