İnandığının peşinde | Serkan Özbalta

Dünya futbolu hızla değişirken, son dönemdeki taktiksel trendlerde kalecilerin rollerinin her geçen gün şut kurtarmanın daha ötesine geçtiğini görüyoruz. Sadece son birkaç hafta içerisinde Quique Setien’in göreve gelmesinin ardından Barcelona kalecisi Ter Stegen, La Liga’da bir kaleci tarafından yapılan isabetli pas rekorunu kırarken, Manchester City Teknik Direktörü Pep Guardiola, Southampton deplasmanında Ederson’un topla oynamak için önde kaldığı pozisyonda yediği hatalı gole rağmen bu şekilde oynamaya devam etmenin önemine değindi. Öte yandan maç başına 56 pasla Avrupa’nın en fazla pas yapan kalecisi konumundaki Stefan Ortega’nın takımı Arminia Bielefeld ise Bundesliga 2’yi şampiyonlukla noktalayarak, Bundesliga’ya yükselmeyi başarmıştı. Türkiye’de bu oyun tarzına en uygun futbolu oynatan takım olan Keçiörengücü’de kaleci Metin Uçar maç başına 35’e yakın isabetli pas yaparken, Ankara ekibinin bu oyun tarzıyla oynadığı Menemenspor maçının analizine sitemizde yer vermiştik.

Metin Uçar, Menemenspor maçının ardından oynanan Ümraniyespor karşılaşmasında sahanın en çok isabetli pas yapan oyuncusu olurken, muhtemelen Türk futbolunda da bir ilke imza attı ve bir kaleci 90 dakikayı en fazla pas yapan oyuncu olarak tamamladı. Biz de bu maçın ardından oyun tarzını takımına benimsetmeyi başaran ve ilk kez bu sezon yükseldiği TFF 1. Lig’de oyunuyla fark yaratmayı başaran genç teknik adam Serkan Özbalta ile sistemine dair bir söyleşi gerçekleştirmek istedik. Yoğun programına rağmen bizleri kırmayarak, oldukça samimi bir röportaj için zaman ayıran Serkan hocaya buradan bir kez daha teşekkür ederek, bu söyleşiyi sizlerle de paylaşalım…

Keçiörengücü bu sezon Türkiye liglerinde kalecisinin en fazla isabetli pas yaptığı takım konumunda. Bu özelliğinizle Süper Lig, beş büyük lig ve TFF 1. Lig’deki 134 takım arasında da Leverkusen’in hemen ardından ikinci sırada geliyorsunuz. Hafta sonu oynadığınız Ümraniyespor maçının da en fazla pas yapan oyuncusu kaleciniz Metin oldu. Bu Türk futbolunun pek alışkın olduğu bir oyun tarzı değil. Daha önce yapılmayan ve birçok futbol otoritesi tarafından riskli olarak tabir edilen bir oyunla ligdeki ilk yılınızda önemli bir başarı elde ettiniz. Bu oyunun ortaya çıkış hikayesini paylaşır mısınız?

Aktif futbolculuk yıllarımın son dönemlerinde sanırım orta yaşla beraber gelen bir farkındalıkla, “Ben olsam nasıl oynatırdım, ben olsam ne yapardım” diyerek oyun üzerine düşünmeye başladım. Tabii o zamanlar şimdiki dönem gibi değil futbolcular ve teknik adamlar taktikler ve sistemler üzerine fikir alışverişinde bulunamıyor dolayısıyla bunu gidip çalıştığım teknik adamlara söyleme fırsatı bulamadım ama eğer günün birinde bir takım çalıştırırsam bu şekilde oynatmaya o dönem karar vermiştim. Şimdiki dönem teknik direktör-futbolcu ilişkileri bakımından biraz daha farklı. Şu an taktiksel anlamda bir değişiklik yaptığımızda oyuncuların da fikirlerini alıyoruz.

Barcelona’nın Guardiola dönemini anlatan ve o dönemki oyuncuların da yer aldığı bir belgeselde Victor Valdes, Guardiola’nın kendisine topa sahip oldukları bölümde stoperlerin almasını istediği pozisyonu söylediğinde, kendisiyle dalga geçtiğini sandığını söylemişti. Sizin oyuncularınızı ve özellikle kalecinizi bu oyuna ikna etmeniz kolay oldu mu? Süreç içerisinde sisteme direnen ya da kabul etmeyen oyuncularla karşılaştınız mı?

Elbette karşılaştım bu kaçınılmaz bir durumdu. Türkiye’de futbolun altyapılardan en üst seviyeye dek daha çok doğaçlama anlardan ibaret olduğunu görüyoruz. Oyuncuların alışkanlıkları var ve belli bir seviyeye gelen, yaşını almış oyuncular bu alışkanlıkları kolay kolay bırakmak istemiyorlar. Bugüne kadar alıştıkları düzenin dışına çıkmak onlar için kolay değil ve bazen oldukça tahmin edilebilir şekilde bu konfor alanının dışına çıkmamak için direnenler olabiliyor. Aslında bu durum oyuncuların aldığı altyapıyla alakalı. Bugüne kadar hep daha farklı bir tarzda yetişen oyuncudan 23-24 yaşında başka bir oyun talep ettiğinde bu dönüşüme alışması zaman alıyor. Ama bu durumu bir süreç içerisinde değerlendirmek lazım. Bu şekilde oynamanın sahada yarattığı üstünlükleri gören oyuncu, her maçta topa daha fazla sahip oldukça ve iyi sonuçlar geldikçe zamanla oyuna ikna olmaya ve keyif almaya başlıyor. Oyuncuların ve takımların daha iyi olabilmek adına gelişebilmeleri için sınırlarını zorlamaları gerektiğine inanıyorum. Bu yüzden oyuncuların konfor alanlarından çıkıp yeni şeylere açık olmaları gerekiyor.

Xavi’nin bir sözü var özetle söylediği şu: “Her zaman boşta biri vardır çünkü her zaman kaleciye pas imkanınız var. Maç başlarken 11’e 11’iz; ama top sizdeyken topu almak isteyen 10 kişi var, 11 değil. Bu yüzden her zaman boşta bir adam kalır. Aksini söyleyen yalan söylüyordur…” Sizin takımınızı izlediğimde aklıma ister istemez bu söz geldi. Birkaç ay önce verdiğiniz röportajda özellikle pas açıları konusunda oyuncularınızdan çok talepkar olduğunuzu söylemiştiniz. Oyununuzun temel unsurları olarak değerlendirdiğiniz şeyler nedir?

Futbolun kendi içerisinde bir matematiğinin olduğuna inanıyorum bu yüzden pas açıları benim için oldukça önemli. Bunu aslında bir öz eleştiri olarak söylemem gerekiyor çünkü oyuncularımın bu konudaki talep ve ısrarlarımdan zaman zaman bunaldıklarını görebiliyorum ama oyuncu doğru pozisyon almamışsa, durduğu yer 10 santimetre yanlışsa bu kendisine gelen pasın kalitesini doğrudan etkileyebilir ve top kaybına neden olabilir. 20-30 santimetre gibi detaylar kağıt üstünde önemsiz detaylar gibi görülebiliyor ama sahada fark yaratan unsurlardan biri.

Bunun yanı sıra kalecimin ve stoperlerimin topu oyuna sokabilmesi adına teknik kapasitelerinin yüksek olması gerekiyor. Özellikle kalecimizin bir orta sahanın tekniğine yakın olmasını isterim her zaman bu geriden topla çıkabilmek adına oldukça önemli bir detay. Ayrıca birer solak stoper, merkez orta saha ve kanat oyuncusu kullanıyoruz. Tabii ki zaman zaman kanattaki oyuncuyu değiştirip ters ayaklı oyuncu kullandığımız anlar da oluyor ancak oynadığımız oyun için sol ayaklı oyunculara da ihtiyacımız var ve kadromuzu kurarken bu detaylara dikkat ediyoruz.

Bu sezon TFF 1. Lig’deki 18 takım içinde teknik direktör değişikliğine gitmeyen sadece iki takım var. Bunlardan biri sizin çalıştırdığınız Keçiörengücü, diğeri ise Altınordu. Aynı şekilde Süper Lig’e baktığımızda da 18 takımın 13 tanesi teknik direktör değişikliğine gitmiş. Ülke futbolunda bu denli büyük bir teknik direktör sirkülasyonu varken bulundukları takıma bir oyun sistemini benimsetmeye çalışan hocaların sayısı da bir elin parmaklarını geçmiyor. Keçiörengücü sergilediği düzenle bu noktada birçok takımdan ayrılıyor. Oyun sisteminizi oturtmaya çalışırken bu sirkülasyon sizi endişelendirmedi mi?

Ülkemizdeki futbol ortamı nedeniyle bu soruya endişelendirmiyor diyen yalan söyler. Elbette biz de zaman zaman skorlardan ve puan durumundan dolayı endişeleniyoruz ama inandığımız şeylerin arkasında durabilmemiz gerektiğine inanıyorum. Evet, skorlar bizim için kötü olsaydı ben ve ekibim Keçiörengücü’ndeki görevimizden ayrılırdık ama inandığımız doğruların peşinden giderek ayrılmış olurduk. Diğer taraftan skor kaygısı nedeniyle inandığımız doğrularımızı bir kenara bırakarak başarısız olmak beni çok daha fazla üzerdi. Bu yüzden doğru olduğuna inandığımız oyunu oynayabildiğimiz için mutluyum. Bu şekilde inandığımız doğruların peşinden gitmeye de devam edeceğiz.

Alt ligde şampiyonluğa ulaşan kadronuzu büyük oranda korumayı tercih ettiniz. Kadronuza baktığımızda daha önce TFF 1. Lig’de önemli süreler almış yerli futbolcu sayınızın dört olduğunu görüyoruz (Abdulkadir, Hüsamettin, İshak, Cihan). Bu oyuncuların da ikisi zaten geçen sezon da sizinleydi. Türk futbolunda maçların bugüne dek genellikle oyundan ziyade oyuncularla kazanıldığını gördük hep. Keçiörengücü’nün üst ligde de yabancı takviyeleri dışında neredeyse aynı kadroyla mücadele ediyor. Keçiörengücü oyuncularla değil oyunla kazanan bir takım olma yolunda ilerliyor diyebilir miyiz?

Aslında tam anlamıyla koruyamadık kadromuzu. Geçen sezondan takımda kalan dokuz oyuncuyla başladık bu sezona ama bizim asıl isteğimiz kadromuzdaki 17-18 oyuncuyu takımda tutmaktı. Oyuncularımızın ailevi durumları ve kulüp politikaları gibi çeşitli nedenlerden dolayı bu isteğimizi gerçekleştiremedik. Sezon başında asıl isteğimiz zaten belli bir oyun yapısına alışmış oyuncu grubunu korumak ve bunun üzerine doğru 4-5 takviye yapmaktı. Böylece yeni gelecek oyuncular zaten halihazırda oyun yapısı ve rolleri oturmuş bir takıma geleceği için sistemimize uyum süreçleri çok daha kısa olacaktı ama bunu maalesef gerçekleştiremedik.

Soruya gelecek olursak, evet oyuncularımızdan ziyade oyunumuzla bir yerlere gelmeye çalışıyoruz. Yetenekli ve atletik özellikleri üst düzey oyuncuları takıma adapte etmek istiyoruz ama bunu yaparken oyuncunun egosunu bir kenara bırakarak takım için oynaması gerekiyor. Oyuncu her sene 10-15 gol atıyor diye, “Bu takım ben olmadan bir şey başaramaz” havalarında geziyorsa bu takım yapısına zarar verir. Yeteneğini takım için kullanan, takım için oynayan oyuncunun kadro içerisindeki saygınlığı da artıyor.

Bu sezon 11 maçta 1 galibiyette kaldığınız bir periyot yaşandı. Hatta pandemi nedeniyle lige verilen araya da bu şekilde girmiştiniz. Buna rağmen aradan üç maçta dokuz puanla döndünüz. Lige verilen arada 11 maçta 1 galibiyet alan bi takım olarak neler yaşadınız. Oyuncuların psikolojilerini yönetmek zor oldu mu?

Evet o dönem bizim için hiç iyi geçmedi ve hepimiz çok üzgündük. Gerçekten zor bir dönemdi ama oynadığımız oyuna ve takımımıza olan inancımızı hiç kaybetmedik. O süreçteki kötü tablonun temel nedeni girdiğimiz çok sayıda gol fırsatını değerlendirememiş olmamızdı. Oyun olarak çok üstün oynadığımız maçları gol atamamamız nedeniyle kazanamadık ve bu maçlar üst üste gelince ister istemez bir moral bozukluğu oldu takımda ama hem teknik heyet olarak bizler hem de oyuncularımız takımımızın iyi futbol oynadığının farkındaydık bu nedenle herhangi bir panik yaşamadık.

Menemenspor karşısında aldığımız son galibiyetimize bakalım, biz 34 kez rakip ceza sahasına girerken rakibimiz beş kez girebilmiş. Bu maçı bile son dakikada attığımız golle kazandık. Oyunda bu şekilde üstün olduğumuz ama gol fırsatlarını değerlendiremediğimiz için kazanamadığımız çok sayıda maç oynadık o dönemde. Oyun anlamında bir problemimiz yoktu ve zaten sonrasında da pandemi nedeniyle verilen aradan üç maçta dokuz puanla dönmeyi başardık.

Keçiörengücü’nde A Takım sorumlusu olmadan önce kulübün altyapısında görev yapıyordunuz. Takımın kadrosuna baktığımızda 20 yaş altı hiç oyuncu bulundurmadığınızı görüyoruz. Uzun süre altyapıda çalışmış bi hoca olarak bu konudaki görüşünüzü merak ediyorum. Genç oyuncu oynatmak riskli mi yoksa hazır olan, oynayabilecek seviyede oyuncunuz mu yoktu?

Bu konuda kulüp olarak bir öz eleştiri yapmamız gerekiyor. Biraz hazırlıksız yakalandığımızı söyleyebilirim. Aslında oynatmak istediğimiz 2000-2001 jenerasyonundan 3-4 oyuncumuz vardı ama oyuncuların çeşitli özel durumları ve sınava hazırlanıyor olmalarından ötürü bunu gerçekleştirme imkanı bulamadık. Bunun yanına sakatlıklar ve pandemi nedeniyle verilen ara da eklenince maalesef bu oyuncularımızı oynatamadık. Oynayabilecek 3-4 oyuncu yeterli bir sayı mı derseniz bence de yeterli değil ve önümüzdeki dönemde bu konuda bir adım atmamız gerektiğini düşünüyorum.

Keçiörengücü bu sezon lige yeni yükselen bir takım olarak başarılı bir sezon geçirse de play off hattının dışında kaldı. Oynadığınız oyunun sizi ilk ikiye sokabileceğine olan inancınızı biliyorum, bu doğrultuda önümüzdeki sezon sizden ve takımınızdan neler beklemeliyiz? Önümüzdeki sezonun hedeflerini belirlediniz mi?

Bu sezon oyun olarak üstün oynadığımız birçok maçtan sadece 2-3 tanesinde girdiğimiz çok sayıda net gol pozisyonunun 3-4 tanesini golle sonuçlandırabilseydik bugün rahatlıkla play off potasında olacaktık. Adana deplasmanında inanılmaz goller kaçırdık ve 1-1 bitti. 1-0 kaybettiğimiz Boluspor maçında da skor 0-0’ken çok net şansları değerlendiremedik. En son oynadığımız Hatayspor deplasmanı da aşağı yukarı böyle bir maçtı. 90+1’de çok net bir gol şansını kullanamayıp, 90+3’te gol yedik. Şu maçlarda şanslı olan taraf olsak bugün 52 puanla play off için şansı en yüksek takım olacaktık. Bu sezon da olurdu ama maalesef başaramadık. Önümüzdeki sezon da bu şekilde elimizden geleni yaparak, bu defa başarmak istiyoruz.

Geçtiğimiz sezon Hatayspor’u çalıştıran İlhan Palut da alt ligden çıkardığı takımına oynattığı oyunla dikkat çekmişti ve bu sezon Süper Lig’e adım attı. Bu sezonki Keçiörengücü ve geçtiğimiz sezonki Hatayspor’un istatistikleri de birbirine çok yakın aslında ama Palut’un Hatayspor’da oynattığı oyunla Göztepe’de oynattığı oyun arasında büyük farklılıklar görüyoruz. Siz Süper Lig’de çalışma fırsatı bulursanız Keçiörengücü’nde oynatmaya çalıştığınız oyunu mu oynatmaya çalışırsınız yoksa benzer bir dönüşümle daha “az riskli” olarak tabir edilen oyuna mı dönersiniz?

Daha önce de söylediğim gibi inandığım bir sistem ve doğru olduğunu düşündüğüm bir oyun var ve genel çerçevede bundan vazgeçmeyi düşünmüyorum. Bununla beraber kulüpler bazen öyle dönemler yaşıyor ki hem başkanlar, hem yönetimler, hem taraftar, hem de futbolcular inanılmaz bir güven problemi hissedebiliyor. Böyle bir döneme denk gelirsek bu süreci yönetebilmek ve bu güven seviyesini yükseltebilmek adına kısa bir süre için farklı arayışlara girmemiz söz konusu olabilir ama genel çerçevede inandığımız doğruların peşinden gitmemiz gerektiğini düşünüyorum. Günün sonunda eğer başarısız olacaksam, bu başarısızlığı doğru olduğuna inandığım şeyi yaparak yaşamak isterim. Diğer türlüsü çok daha fazla üzer.

Türk futbolunda yabancı sayısı dün yine değişti. Bu konuda iki farklı grup olduğunu görüyoruz. Fatih Terim ve Erol Bulut gibi hocalar Türk futbolunun sorununun yabancı sayısı olmadığını ve serbestlikten yana olduklarını söylediler. 11’deki yabancı sayısının azaltılması gerektiğini savunan futbol adamları da var. Siz bu konuda neler düşünüyorsunuz?

Futbolcuların yabancı-yerli olarak ele alınmasından hoşlanmıyorum. Bana göre konuyu bu şekilde almak çok doğru bir yaklaşım değil. Elimizdeki oyuncu takımı için elinden geleni yapan, düzgün karakterli, takım için fedakarlıklar yapmaya hazır ve her şeyden önce iyi bir insansa yabancı da olsa oynamasında bir problem görmüyorum. Bu noktada önemli olan şey aslında altyapılar. Türk futbolunun temel problemi 3-5 senede bir değişen yabancı sınırı değil altyapıların kalitesi. Altyapıların seviyesi yükseldiğinde zaten bu tartışmalar kendiliğinden çözüme kavuşacak ama Türk futbolunun senelerdir süren altyapı problemini 40 yaşındaki Serkan Özbalta’nın çözecek hali yok. Çok değerli, duayen olarak tabir edebileceğimiz hocalarımız var.

Fatih Terim, Şenol Güneş ve Mustafa Denizli’nin bir araya gelerek, altyapılarımızı nasıl geliştiririz sorusunun üzerinde durması gerek. Fatih hocaya büyük saygı duyuyorum. Birbirinden değerli şampiyonlukları var ama bir eksik bir fazla ne fark eder ki? Artık Fatih hocamızın da Şenol hocamızın da Mustafa hocamızın da Türk futbolunun geleceğine yön verecek bir yapıda buluşup sık sık fikir alışverişinde bulunması gerekiyor. Bu üçlüyü böyle bir yapıda buluşturmak belki kolay olmayabilir ama ülkemizin önde gelen isimlerinin bu hocalarımızı Türk futbolunun yarınlarını şekillendirmeleri adına ikna etmeleri gerekiyor. Yoksa 20-25 sene sonra yine böyle oturur yabancı şu kadar mı olsun bu kadar mı olsun diye tartışır dururuz.

18-19 yaşında ülkemize gelen yabancı bir futbolcu, Türkiye’de yetişen Türk bir oyuncuyla senelerce birlikte oynayıp Şampiyonlar Ligi’nde maçlar kazanacaksa bu neden zararlı olsun ki? Bizim artık bu tartışmaları bir kenara bırakıp Şampiyonlar Ligi seviyesinde başarıları hedeflememiz ve buna yönelik projeler üretmemiz gerekiyor. Bu proje ve hedefleri ortaya koyacak isimler de dediğim gibi yıllarını bu işe vermiş Fatih Terim, Şenol Güneş ve Mustafa Denizli’den başkası değil.

Cüneyt Dumlupınar ve Cenk Laleci’nin ardından ligde aktif olarak görev yapan en genç üçüncü teknik adamsınız. Bu üç başarılı hocanın bir ortak yönü var, üçü de Pro Lisans sahibi değil. TFF’nin antrenörlük kursları için aradığı kriterleri esnetmesi gerektiği yönünde bir görüş var. Mevcut durum özellikle futbolun dışından gelenleri çemberin dışında tutmak için dizayn edilmiş gibi görünüyor. Almanya bu çizginin dışına çıktı ve birbirinden yetenekli genç çalıştırıcılar yetiştiriyorlar. Abdullah Avcı da geçtiğimiz günlerde Türk futbolunun bu geçişi yapmak zorunda olduğunu belirtmişti. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Mevcut durumun her şeyden önce insan haklarına aykırı bir durum olduğunu düşünüyorum. Futbol geçmişi olsun olmasın bu işi yapmak isteyen, bu yönde bir hedef belirleyen ve hayaller kuran 20 yaşındaki herkese bu fırsat tanınmalı. Bunu hedefleyen insanlar bu yolda başarılı olur veya olamaz bu ayrı bir konu ama bunu deneyebilecekleri fırsatlar kendilerine verilmeli. Tabii ki futboldan gelen insanların özellikle işin psikolojik yönünde nispeten avantajlı olduğu bir gerçek ama futbol geçmişi olmayan bir insan da kendisini iyi eğiterek çok iyi noktalara gelebilir.

Bugün havada yüzlerce insanın canının emanet edildiği pilotlarımız bir günde pilot olmuyor. Belli bir eğitim sürecinin ardından bir insana yüzlerce insanın hayatı bile emanet ediliyorsa, yine belli bir eğitim sürecinin ardından bir futbol takımının sorumluluğu neden emanet edilmesin ki? Kaldı ki bu işi yapmak isteyen birine ön yargıyla yaklaşıp, “Senin futbol geçmişin yok sen bu işi yapamazsın” demek her şeyden önce kalp kırıcı bir davranış. Sokakta top oynarken 10 yaşında yüzü kirli bir çocuğu görüp sırf yüzü temiz değil diye, “Sen git gelme” demekten farkı yok bu durumun.

Burada önemli olan bu kişi bu işi yapabilir mi yapamaz mı? Bunu görebilmenin de tek bir yolu var, bu fırsatı tanımak. Bu noktada yine az önce değindiğim gibi duayen diye tabir ettiğim hocalarımıza iş düştüğünü düşünüyorum. Bu kişi sahaya çıktığında bu işi yapabilir mi yapamaz bu bu konudaki en doğru kararı verebilecek olan isimler onlar. Teknik direktörlük C, B, A ve Pro lisans şeklinde devam eden bir süreçle ilerliyor biliyorsunuz. Doğru bir eğitim sürecinin ardından bu hocalarımızın ya da bu hocalarımızın şekillendireceği bir karar mekanizmasının gözetiminde bu lisans yollarının şu ana nispeten gevşetilmesi gerekiyor.

Bir de bu işin farklı bir boyutu daha var, ben yine kendimi ayırarak söyleyeyim. Göztepe Teknik Direktörü İlhan Palut’un şu an Pro Lisansı yok ama İlhan hocamızın Göztepe’nin teknik direktörü olduğunu herkes biliyor zaten. Antrenör lisansları üç yılda bir alınıyor biliyorsunuz ve İlhan hocanın bu yıl beklemesi gerekti. Göztepe geçmişi neredeyse 100 yıla dayanan çok köklü ve çok büyük bir kulüp. Böyle büyük bir kulübün çok değerli başkanı ve yönetim kurulu üyeleri İlhan hocayı bu göreve layık gördükten sonra bu sürecin de biraz hızlandırılması gerekiyor.

Bu durumda olan kaç hocamız var bilmiyorum 8-10-15 artık kaç taneyse TFF’nin bu hocalarımız için işleri biraz daha hızlandırması gerekiyor. İlhan hocanın maçlardan sonra çıkıp takımının oynadığı oyunu anlatabilmesi gerek. Tabii ki kimseye sırf eski futbolcu ya da birkaç kulüp yöneticisi istiyor diye ayrıcalık tanınmamalı ama ortada kendisini kanıtlamış ve bu işi yapabileceğini herkese göstermiş bir teknik adam varken TFF’nin bunun önünde engel oluşturmasının hiçbir anlamı yok.

Oldukça yoğun bir tempoda çalıştığınızı biliyorum ama fırsat buldukça takip etmeye çalıştığınız, oyununa öykündüğünüz bir takım ya da teknik adam var mı?

Ekibimle birlikte bize değer katacağına inandığımız, yeni şeyler öğrenebileceğimizi düşündüğümüz her maçı izlemeye çalışıyoruz. Tabii ki Guardiola ve Klopp gibi çok değerli hocaların takımlarını izlemek büyük bir keyif ama doğrudan öne çıkartabileceğim örnek aldığımı söyleyebileceğim bir teknik adam ya da takım söylemem zor. Bu noktada beni cezbeden şey daha çok bu tarz büyük hocaların sahada yaptıkları taktiksel düelloları takip etmek oluyor. Ekibimle birlikte bu tarz, sahada oynanan oyundan kendimize katabileceğimiz şeyler olduğuna inandığımız her maçı takip etmeye çalışıyoruz.

Süper Lig’den bir oyuncuyu kadronuza katma şansınız olsa kimi isterdiniz?

Alanyasporlu Bakasetas bizim kadromuzda olsun isterdim. Bizim takımımızda 10-12 gol aralığında atardı ve bu da Süper Lig’e çıkmamız için yeterli olurdu.

adet yorum. Siz de yorumunuzu aşağı yazabilirsiniz.